Taşın Hafızası
Divriği Kalesi: Şehrin Yukarı Baktığı Yer
Her gün onun altında yaşayan bir kent, yukarı baktığında ne görüyor?

Divriği’de kent ile kale aynı kadrajın içindedir: kırmızı çatılar, aralarına sıkışmış bahçeler, hemen üstlerinde yamaca oturmuş sur hattı ve arkasında dağ. Aşağıda gündelik hayat sürer; yukarıda taş durur.
Bu sur hattı yüzyıllardır aynı yamaçta duruyor. Soru şudur: her gün onun altında yaşayan bir kent, yukarı baktığında ne görüyor?
Suyun ve Demirin Arasında
Kentin içinden Çaltı geçer, dar bir vadinin içinde. Karşı yamaçta dağın kesilmiş yüzü görünür; Divriği’ye yaklaşan herkesin ilk gördüğü işaretlerden biridir. Kent tam da bu ikisinin arasına kurulmuştur: bir yanda su, bir yanda dağın içinden çıkarılan demir.
Kale ile Kapı
Aynı kadrajın içinde taşın iki hâli vardır. Yamaçta savunma için üst üste konmuş kaba taş; onun altında, kentin içinde, 1228–29’da yükselen Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’nın oyulmuş yüzeyi. Biri korumak, diğeri anlatmak için dizilmiştir.
Vadinin ilerisinde başka bir yükselti daha vardır. Divriği’de kuşaktan kuşağa anlatılan Kesdoğan efsanesi orada geçer — bu kaleyle aynı yapı değil, karşısındaki hikâyedir.
Surlara Yaklaşınca

Yaklaşınca sur hattı tek bir kütle olmaktan çıkar. Burçlar tek tek ayrılır, aralarındaki boşluklar görünür, taşın yamaca nasıl oturduğu belli olur. Hemen altında kentin çatıları başlar; ikisinin arasında yalnız birkaç bahçe kalır. Bir zamanlar savunma için seçilen yükseklik, bugün kentin nerede bittiğini gösteren çizgidir.
Aynı Kadraja Dönmek
Şimdi yeniden geniş kadraja dönün. Başlarken bir kent görüntüsüydü: çatılar, bahçeler, dağlar ve yukarıda bir sur hattı. Şimdi aynı karede birkaç zaman üst üste duruyor — suyun açtığı vadi, dağdan çıkarılan demir, sekiz yüz yıllık taş ve bugün bahçesinde çalışan biri. Kaleye bakan kişi bir manzara değil, Divriği’nin kendi zamanını görüyor.