tr (Türkçe) — şu anki dilen (English)İlan ver
Giriş

Divriği’yi keşfet

Cürek: Bir Maden Efsanesi

Demir madeninin çevresinde kurulan bir dünya

Cumhuriyet’in ilk yıllarının o umut dolu, telaşlı günlerinde, Çaltı Vadisi’ne tepeden bakan suskun dağların kalbinde bir demir madeni uykusundan uyandırıldı. Dağın derinliğinden sökülüp alınan cevher, vadinin göğünü boydan boya aşan havai hatlar üzerinde ağır ağır istasyona iniyor, oradan da rayların üzerinde, sonsuz bir sabırla Karabük’e doğru akıyordu. Fakat asıl olağanüstü olan, dağın yarılması değildi; o amansız coğrafyanın ortasında usul usul filizlenen yeni hayattı. Madenin çevresinde lojmanlarıyla, okullarıyla, hastanesiyle, akşamları ışıkları yanan sinemasıyla ve taze ekmek kokan fırınıyla nefes alan koca bir dünya kurulmuştu. Orayı var edenler, kendi elleriyle kurdukları bu düzene “İşletme” dediler.

Bu metin, o dünyanın hikâyesidir: umutla kuruluşunun, usul usul yükselişinin, içinde atan insan kalplerinin, zamanla üzerine çöken ağır sessizliğin ve geride kalanların.

Havai hattın vagonlarında iki kişi
Vadi ve yamaçlardaki yerleşim

Demir

Dağın derinliklerinde demir vardı.

Milyonlarca yıldır oradaydı. Ama hep dağda değildi.

Burası bir zamanlar bir okyanusun tabanıydı. Demir o karanlıkta, suyun altında doğdu. Sonra okyanus kapandı; deniz dibi kıvrıldı, yükseldi ve dağ oldu. Demir de onunla birlikte göğe çıktı.

Çaltı’nın açtığı vadinin üstünde, kayanın içinde, sessiz ve hareketsiz bekliyordu; kendi başına yalnızca bir cevher yatağı, adı henüz konmamış bir zenginlik. İnsan çok sonra geldi.

Sonra genç Cumhuriyet kendi demirini kendi dağlarından çıkarmak istedi. İnsan aklı, emek ve mühendislik o madene uzandı. Dağ açıldı; yollar, ocaklar, tesisler kuruldu. A Kafa, B Kafa ve C Plaseri denen üretim alanları yollarla birbirine bağlandı.

Basamaklar halinde açılmış yamaç

Vadinin üzerinden havai hatlar geçti. Demir cevheri havada yol aldı, Demirdağ İstasyonu’ndaki silolara indi, orada vagonlarla buluştu ve rayların üzerinde Karabük’e, ülkenin yeni kurulmakta olan demir-çelik sanayisine doğru yola çıktı.

Cürek’in büyük hikâyesi böyle başladı.

Ama Cürek’i Cürek yapan, dağın içinden çıkarılan cevher değildi.

Onun çevresinde kurulmaya başlayan dünyaydı.

A Kafa’da cevher taşıması
A Kafa’da cevher taşıması
Maden ocağında çalışan makineler
Maden ocağında çalışan makineler

İşletme

Çamların arasında yamaç boyunca sıralanan evler
Cürek’in bugünkü görünümünden
Sütunlu girişi, geniş basamakları ve bayrak direğiyle bir bina
Cürek’in bugünkü görünümünden

Maden emek istedi. İş, insanları Cürek’e getirdi.

Ama insanlar yalnızca çalışmak için gelmedi; devlet de onları yalnızca çalıştırmak için çağırmadı. Çaltı’nın kuzey yakasında, Cürek Dağı’nın yamacında, çalışanların işini olduğu kadar yaşamasını da mümkün kılacak planlı bir yerleşke kuruldu. Ortada idari ve sosyal yapılar vardı; onların çevresinde, yamaca basamak basamak yayılan lojmanlar.

Lojmanlar yükseldi. Okullar açıldı. Misafirhane, hastane, cami, fırın, sinema, spor sahaları ve bir yüzme havuzu eklendi; hastaneyle sinema aynı duvarı paylaşıyordu. Yollar betonla döşendi, kaldırımlar çekildi, çamlar dikildi, parklar ve çiçek tarhları düzenlendi. Evleri tek bir merkez ısıtır, elektriğini Cürek kendi üretirdi. Kıraç toprağın ortasında yeşeren bir yerleşim oluştu.

İnsanlar ona yalnızca “İşletme” diyordu.

Kelime küçüktü; anlattığı dünya büyük.

İşletme yalnızca ocakları ve tesisleri değil, orada kurulan bütün bir hayatı anlatıyordu: işi, lojmanı, okulu, hastaneyi, camiyi, sinemayı, fırını, aileyi, çocukları. Vardiyaya giden işçiler vardı; istasyonda vagonları hareket ettiren demiryolcular, ocaklarda çalışanlar, makineler, atölyeler vardı. Sabah çocuklar okula giderdi; gün içinde fırından sıcak ekmek çıkardı; akşam olduğunda sinemanın ışıkları yanardı.

Çevre köylerde evlerin çoğu topraktandı.

Dağların arasında modern bir şehircik kurulmuştu. İş devletin güvencesindeydi; maaşı vardı, emekliliği vardı. Sinemanın, misafirhanenin, havuzun tek bir bedeli vardı: gitmek.

Gökyüzünde işleyen yol

Basılı sayfada havai hat, bir vagon ve direk
Demirdağ’da silo ve personel taşıması
Demirdağ’da silo ve personel taşıması

Cürek’in belki de en unutulmaz görüntüsü havai hatlardı.

Vadinin üzerinde yan yana iki hat işliyordu: biri maden ocaklarından gelen dolu vagonları aşağı indiriyor, öteki boşalanları yukarı çıkarıyordu. Her vagonun üstünde bir numara yazılıydı. Biri uzaklaşırken bir başkası beliriyor, o giderken bir yenisi geliyordu. Gökyüzünde kurulmuş bir yol gibiydi.

Ses, vagonları halata bağlayan makaralardan geliyordu. Halat direklerin arasında esniyor, direğin üstünde geriliyordu; makaralar oradan geçerken gıcırdıyordu. Dolu bir vagon geçtiğinde bu gıcırtı taşlı arazide giden bir römorku andırıyor, bazen tepeden birkaç maden çakılı dökülüyordu. Sonra ses uzaklaşıyor, bir sonraki direkte yeniden başlıyordu. Vadi bütün gün bu sesle doluydu.

Bir çocuk bunu saatlerce seyredebilirdi.

Aşağıda demiryolu başka bir ritimle çalışıyordu.

Cevher Demirdağ İstasyonu’ndaki silolara boşalıyor, oradan yük vagonlarına doluyordu. Dolan vagonlar Cürek istasyonuna iniyor; orada ileri geri hareket ettiriliyor, ray değiştiriyor, birbirine ekleniyor ve uzun bir dizi hâline geliyordu.

Ağır demirlerin birbirine geçmesi, vagonların birbirine çarpması, kara trenin çuf çufu — vadiyi bir de bu sesler dolduruyordu. Tren kalkarken lokomotifin koca tekerlekleri önce boşa dönüyor, sonra kavrıyordu. Dizi ancak o zaman yola çıkıyordu.

Yıllar içinde varageller, dekovil hatları ve yeni havai hat güzergâhları birbirine eklendi; her dönem kendi çözümünü buldu, ama yön hep aynıydı: dağdan istasyona, istasyondan Karabük’e.

Dağın içinde başlayan yolculuk gökyüzünden geçiyor, raylara iniyor ve Cürek’in dışına, ülkenin fabrikalarına uzanıyordu.

Bugün bunlara bir mühendislik sistemi diyebiliriz. O yıllarda orada yaşayan bir çocuk içinse bambaşka bir şeydi.

Cevherin kırıcılara ve Divriği istasyonuna taşınması
Cevherin kırıcılara ve Divriği istasyonuna taşınması
Yükleme tesisi ile konsantrasyon ve pelet tesisleri
Yükleme tesisi ile konsantrasyon ve pelet tesisleri

Cürek’te hayat

Bir makinenin yanında duran insanlar

Fakat makineler bir yerleşimi şehre dönüştüremezdi.

Bunu insanlar yaptı.

İşletme’nin sağladığı iş ve güvence, insanların Cürek’te kalabilmesine imkân verdi. Anlatılanlara göre burada bir zamanlar iki bine yakın insan yaşıyordu. İnsanlar birbirini tanıdı. Dostluklar kuruldu. Aşklar yaşandı. Nikâhlar kıyıldı.

Çocuklar doğdu.

Bir kuşak ocaklarda, atölyelerde ve demiryolunda çalışırken başka bir kuşak Cürek’in sokaklarında koştu, okulunda büyüdü. Akşamları sinemanın önünde toplanılırdı; spor sahalarında maçlar yapılırdı; komşu komşunun kapısını çalardı.

Cürek’te ilkokul vardı, ortaokul vardı, lise vardı. Çevredeki köylerin çoğunda ise hiç okul yoktu. Okumak isteyen çocuk, Cürek’te bir akrabası varsa onun yanına gelir, Cürek’in sıralarına otururdu. Böyleleri az değildi. İçlerinden biri, Cürek’teki iki odalı bir lojmanda akrabalarının yanında kalıyordu.

Refahın ne olduğunu anlatmak için büyük rakamlara gerek yoktur. Çünkü kalkınma yalnızca daha fazla üretmek değildir; insan hayatına değdiği yerde anlam kazanır.

Bir fırıncı yeter.

Fırıncı

Fırın, okul yolunun üstündeydi. Sıcak ekmek çıktığında kokusu sokağa yayılırdı.

Evlerin ekmeğini anneler alırdı. Fırına kendi başına gelen çocuklar, köylerden okumaya gelmiş olanlardı; onların kaldığı yerde ekmeği alacak bir anne yoktu.

Bir somuna güçleri pek yetmezdi. Kimisi yarım ekmek isterdi, kimisi çeyrek. Kimisi de hiç girmez, kapının önünde durur, içeriye bakardı.

Fırıncı, dışarıda duranı görürdü.

“Cebinde hiç bozuk kuruş var mı?” derdi. “Para üstü verecek kuruş bulamıyorum, sıkıntıdayım.”

Hiç parası olmayana başka bir sebep hazırdı: “Bugün fazla pişirmişiz. Bayatlayıp çöpe gitmesin.”

Çeyreğe parası yetene bir başkası: “Ben öteki çeyreği kime satacağım şimdi?”

Bazen çocuk cevabını bile bile sorardı: “Yarım ekmek ne kadar?” Fırıncı fiyatı söylemezdi. “Bozuk paraya çok ihtiyacım var,” derdi. “Sen elindekini ver, ekmeği al.”

Her seferinde ayrı bir sebep bulunurdu. Ekmeği bıçağıyla ikiye keser, yarısını uzatırdı; uzatırken gülümserdi. Öteki yarısı, biraz sonra kapıda duracak bir başkasınındı.

Çocuk inanırdı.

Ekmek böylece verilmiş olmaz, alınmış olurdu. Çocuk parasızlığını açıklamak zorunda kalmaz, kimsenin önünde mahcup olmazdı.

Çocuk yarım ekmeği eve götürmezdi. Orada, kapının önünde yerdi.

O gülüşün neden buruk olduğunu anlamak için yılların geçmesi gerekti.

O çocuklardan biri büyüdü, bir gün fırına geldi ve borcunu ödemek istedi.

Fırıncı cevap vermedi. “Gel,” dedi ve arka tarafı gösterdi. Orada bir un çuvalı duruyordu. Ağzına kadar kuruş doluydu; yıllarca öyle durmaktan sertleşmiş, kendi başına dimdik kalmıştı.

Hiçbiri harcanmamıştı.

İkisi de ağladı.

— Cürek’te çocukluğu geçen birinin anlattığı

Cürek’in asıl zenginliği buydu. Demir cevheri ekonomik bir imkân yaratmıştı; İşletme bu imkânın çevresine bir düzen kurmuştu. İnsanlar ise o düzenin içinde hayatlarını kurmuşlardı.

Sonra havai hatlar sustu

Uzun çamların altında, otların bürüdüğü bir yol
Cürek’in bugünkü görünümünden

Hiçbir hareket sonsuza kadar sürmez.

Havai hatlar durdu. Direklerden gelen o ses bir daha duyulmadı.

Vagonların, cevherin, vardiyaların kurduğu o büyük ritim yavaş yavaş kesildi. İşletme’nin eski düzeni sona erdi. İş azaldıkça insanlar ayrıldı. Çocuklar büyüdü. Bir zamanlar geleceğini Cürek’te kurmuş aileler başka yerlere dağıldı.

Sinemanın, misafirhanenin, havuzun bedeli de ödendi: gitmek.

Geride yapılar kaldı.

Bu, terk edilmişliği anlatmak için kurulmuş bir benzetme değildir.

Gerçekten oldu.

Bir zamanlar çalışmak için gelmenin ayrıcalık sayıldığı, çocukların okulları doldurduğu, insanların sinemaya gittiği, fırından ekmek aldığı, ailelerin gelecek kurduğu dünyanın kapıları artık kilitliydi.

İçeride, o hayattan kalan yapılar sessizleşti. Bugün resmî kayıt da aynı cümleyi kuruyor: Eski yerleşke terk edilmiş durumda.

Cürek’in trajedisi birkaç binanın eskimesi değildir.

Trajedi, insanların bir madenin açtığı imkânla dağların arasında kurduğu o olağanüstü düzenin çözülmesi; bir zamanlar geleceği temsil eden yerlerin giderek viraneye dönüşmesidir. Yıkılan yalnızca taş ve demir değildir; o çuvalı dolduran şey de onlarla birlikte yok olur.

Bir yanda, gecenin içinde hiç bitmeyecekmiş gibi peş peşe ilerleyen vagonlar.

Öte yanda, yıllar sonra vurulmuş büyük bir kilit.

Cürek’in yükselişiyle bugünkü sessizliği arasındaki bütün mesafe, belki de bu iki görüntünün arasına sığar.

Duvarında büyük bir yarık açılmış bir iç mekân
Cürek’in bugünkü görünümünden
Cürek’teki cami
Cürek’teki cami

Peki hikâye burada mı biter?

Bugün eski İşletme dünyası hiç kullanılmıyor. Yapılar yaşlanıyor. Dikilen çamlar ise büyüdü; artık binalardan uzunlar, dalları çatılara değiyor. Zaman, insan eliyle kurulmuş olanı yavaş yavaş geri alıyor.

Ama bu kez elimizde geçmişte olmayan bir şey var: Cürek’in ne olduğunu biliyoruz.

Fotoğrafları var. Belgeleri var. Hâlâ ayakta duran yapıları var; o yapılar bugün tescilli birer kültür varlığı olarak kayıt altında. Ve en önemlisi, orada yaşamış insanların anlattıkları var.

Bu nedenle Cürek’e yalnızca “terk edilmiş bir maden yerleşimi” olarak bakmak, onu ikinci kez kaybetmek olur.

Belki soru artık şudur: Bir zamanlar demirin sağladığı imkânla doğan Cürek, bugün kendi geçmişinin sağladığı imkânla yeniden yaşayabilir mi?

Bu kez cevher çıkarmak için değil. İnsanların gelip o olağanüstü endüstriyel sistemi, havai hatları, demiryolunu, İşletme’yi, sosyal yaşamı ve bir dönemin kalkınma anlayışını görebilmesi için.

Bir endüstri ve yaşam mirası olarak.

Bir ziyaret yeri olarak.

Bir anlatı olarak.

Bir zamanlar kıraç toprağın ortasında açan o çiçeğin yeniden görülmesi için.

Anka kuşu küllerinden doğmadan önce, ortada kül olması gerekir. Cürek’in külleri orada duruyor; yağmurun ve zamanın altında, henüz dağılmadan.

Yeniden doğup doğmayacağı ise artık geçmişin değil, bugünün vereceği bir karardır.

Emeğe saygı

Bu anlatı, Cürek’te çalışan, orada yaşayan ve onu hatırlayan insanların emeğine adanmıştır. O fırıncıya ayrıca. Fotoğraflarını ve basılı sayfalarını paylaşan katkıcılara ve hatıralarını yazıya döken eski bir Cürek sakinine teşekkür ederiz.

Yazılı kaynaklar: Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Portalı envanter kaydı; Sivas Valiliği; Hüseyin Yılmaz ve Ali Yılmaz, Divriği (Sivas) Yöresinin Jeolojisi ve Yapısal Evrimi; Madencilik dergisindeki Divriği Madenleri Müessesesi tanıtımı; Necdet Sakaoğlu, “Cumhuriyet’in Örnek Maden Sitesi Cürek”, Yerel Kimlik, 2008; MTA, Madenciliğimizin 18 Yıllık Bilançosu; Erdemir Maden kurum tarihçesi; Divriği Madenleri Müessesesi 50. Yılında adlı yayın ve katkıcıların paylaştığı basılı sayfalar; yerel basın haberleri.

Bu sayfadaki fotoğrafların bir bölümü Divriği Pazarı arşivinde, bir bölümü ise katkıcıların paylaştığı özel arşivlerden ve basılı yayın sayfalarından derlenmiştir. Bir görselin size ait olduğunu düşünüyorsanız bize yazın; kaynağını belirtelim ya da yayından kaldıralım.

Fotoğrafını, hatıranı paylaş

Cürek’ten bir fotoğrafınız, bir belgeniz ya da bir hatıranız varsa bize yazın. Bir isim, bir sokak adı, bir akşamın hatırası bile bu sayfayı büyütür.

Bize yazın

Cürek’teki eski yerleşke bugün kullanım dışıdır, girişleri kapalıdır ve tescilli bir kültür varlığıdır. Yapılar bakımsız, eski ocak ağızları açıktır; saha izinsiz girişe kapalıdır.

Fotoğraflar